Mehmet Emin Ay

Mehmet Emin Ay


14 Nisan 2013
font boyutu küçülsün büyüsün

Peygamber sevgisi


Alemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ’nın sevgisine mazhar olarak “Habibullah” diye tavsif olunan Hz. Muhammed (s.a.v) için önce “sözlerin en güzeli”ne, Kur’an-ı Kerim’e bakmamız icab eder.

Yüce Peygamber’i bize tanıtan ayetlerden birinde şöyle buyurulur: “Andolsun ki, Allah, mü’minlere büyük bir lütuf ve ihsanda bulunmuştur; zira içlerinden O’nun ayetlerini onlara okuyan, onları temizleyen ve onlara Kitap ve Hikmet’i öğreten bir peygamber göndermiştir. Ki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Âl-i İmran 164)

Bu ayette, Hz. Peygamber’in mü’minlere peygamber olarak gönderilmesini Allah Teâlâ bir “lütuf ve ihsan” olarak nitelemektedir. Daha önce dalalette bulunan bu insanlara, Allah’ın ayetlerini okumak suretiyle Kur’an-ı Kerim gibi yüce bir kitabı ve Hikmet’i öğreterek onları çeşitli kötülüklerden temizlediğini beyan buyurmaktadır.

Ayeti tefsir eden İslam alimlerinin bir çoğuna göre buradaki “hikmet”, “Hz. Peygamber’in Sünneti’dir.” dolayısıyla kötülüklerden temizlenmek için Kur’an ve Sünnet ikilisine birlikte muhtaçtır mü’minler. Kur’an-ı Kerim’in ortaya koyduğu bu gerçeği, her mü’min büyük bir teslimiyetle kabul eder; ancak gerek Kur’an-ı Kerim’i okumak ve mucibince amel ve gerekse Sünnet’i yaşamak noktasında herkes aynı başarıyı gösteremez.

İşte bu noktada, önemli bir detay vardır ki, onu ifade etmeden geçemeyiz. O da şudur ki: İşin içine aşk ve muhabbeti katmadan bu işi başarmak kolay değildir. Zira Hz. Mevlânâ’nın ifadesiyle, “Sevgiyle acılar tatlılaşır/Sevgiyle bakırlar altınlaşır.” Allah ve Resulü’nün sevgisini kalbe yerleştirmeden ve bu sevgiyi kuşanmadan, hayatın olumsuzluklarına, nefsin ve şeytanın telkinlerine sırt çevirebilmek her kişinin kârı değildir... Ancak bir de bu sevgi kuşanıldı mı artık hiçbirşeyin değeri kalmaz mü’minin gözünde...

Tıpkı Hz. Peygamber’in kölesi iken manevi evladı olma şerefine ulaşan Zeyd b. Hârise’nin yaşadıklarında olduğu gibi... Şimdi, Saadet asrında, yüce Resul’ün ashabı arasında cevelan ettiği o günlere dönelim: Hz. Zeyd çocukluğunun ilk yıllarında haydutların pençesine düşerek köle olarak satılan ve sonunda Hz.Hatice’nin, Peygamberimiz’in hizmetine verdiği bir delikanlı idi. Peygamberimiz hemen azad ederek evladı gibi davramaya başladı O’na... Ancak bir zaman sonra Zeyd’in babası çıkagelmişti. Evladına kavuşmanın heyecanıyla durumu Peygamberimiz’e arzeden babası O’nu kendisine teslim etmesini istemişti.

Peygamberimiz de Zeyd’e dönerek: “Oğlum, işte baban. Gitmek istersen onunla gidebilirsin. Şayet kalmak istiyorsan bizimle de kalabilirsin. Nasıl istiyorsan öyle davran.” buyurmuştu. Çocuk yaştan itibaren Hz. Peygamber’i tanıyan ve büyük bir muhabbet ile seven Hz. Zeyd, kendisine hem ana, hem baba kabul ettiği Peygamber’ini bırakıp da öz babasıyla gidemedi...

Mirastan mahrum edilme tehdidine rağmen babasına dönerek, kendisiyle beraber gelemeyeceğini üzülerek ifade etti. Tarihin, benzerini bir daha kaydetmekten aciz kalacağı olaylardan biri olan bu hadisede Peygamber sevgisinin boyutları gayet açık ve net olarak ortaya çıkmaktadır. Kim bilir, belki de Hz. Zeyd, manevi evladı olarak değil, O’nun kölesi bile olmayı dünyaya ve dünyalıklara tercih ederdi.

Tıpkı Hz. Mevlânâ’nın şaheser şu sözlerinde dile getirdiği gibi... “Ben bir köleyim... Evet ben Hz. Muhammed’in kölesiyim... Ancak benim köleliğim diğer esirlerin esaretine benzemez. Zira onlar esaretten kurtulmayı isterlerken, ben ise bu esaretin devamını, O’na olan köleliğimin sürmesini isterim.”

Bu sözlere eklenecek başka söz zaid olur kanaatindeyiz. Ancak, Peygamber aşıkları sadece ismi geçen bir sahabi ve bir şairden ibaret değil... Tarih, nice aşık sahabi ve şahsiyetlere tanıklık etmiş, sayısını Allah bilir. Öte yandan şunu da ifade etmeliyiz ki O’na aşık olanlar içinde nice dünya sultanı var ki, bu aşk onları gönül aleminin sultanlığına terfi ettirmiş. Bu kez tarihin yapraklarını çevirip Sultan Mahmud Gaznevi’den bahsedelim isterseniz:

Birgün Sultan Mahmud, vezirinin Muhammed ismindeki oğlunu yanına çağırırken ona “Ey vezirin oğlu!” diye hitap eder. İlk defa isminin dışında bir hitapla çağırılan delikanlı, akşam bu durumu babasına bildirir. Doğrusu ikisi de buna bir anlam verememiştir. Ertesi günü vezir: “Sultan’ım! Acaba oğlumun size karşı bir kusuru oldu da, onun için mi dün ismiyle hitap etmediniz?” diye sorar. Cevap çok dikkat çekicidir. “Hayır böyle bir şey söz konusu değildir. Ancak gönlünüz rahat olsun diye gerçeği açıklayayım. Şu ana kadarki hayatımda ben Hz. Peygamber’in adını bir kez olsun abdestsiz olarak anmış değilim. O gün oğlunuzu çağırmak icab ettiğinde abdestli değildim. Bu sebeble oğlunuzun ismini telaffuz edemedim. Mesele bundan ibarettir.” Evet, mesele bundan ibaret... Aşk ve muhabbet tarif edilemez, ancak yaşanılır...

“Ben, şu canı taşıdığım sürece Kur’an’ın kölesiyim

Ben, Muhammed Muhtar’ın yolunun tozuyum, toprağıyım” Hz. Mevlânâ















Yorum ekleYorum ekle
Yorumlar


  Henüz yorum yapılmamış





Bu yazarın diğer yazıları






Anket

Sitemizde hangi bölümleri beğeniyorsunuz?
  • TARİF
  • MUTFAK
  • MANEVİYATIMIZ
  • ANNE BEBEK
  • KİTAP EVİ
  • DEKOR HOBİ
  • YAŞAM
  • SAĞLIK
  • AİLEM
  • DİYET BAKIM
  • ŞİFAHANE
  • HİKAYELER
  • ENGLISH
  • YAZARLAR
SİTE İÇİ ARAMA

En Çok Okunanlar